1 ... 113 114 115 116 117 118 119 120 ... 133

ÜRETİCİ GÜÇLER “SOSYALİST SİSTEM” ALTINDA NEDEN GELİŞEMEDİ - Toplumsal sistem gerçekliĞİ

səhifə117/133
tarix18.03.2018
ölçüsü2.28 Mb.

ÜRETİCİ GÜÇLER “SOSYALİST SİSTEM” ALTINDA NEDEN GELİŞEMEDİ

Buraya kadar söylenilenlerden ortaya çıkan sonuç şu: İkiye bölünmüş bir dünyaya uyum sağlama zorunluluğu kapitalistleri serbest rekabet’i yeniden keşfetmeye yöneltti! Aslında bununla, bir açıdan, yüz yıl önce kaybettikleri eşeği tekrar bulmuş oluyorlardı kapitalistler! Ama bu kez ortada, küçük, biribirleriyle rekabet ederek, biribirlerini yutmaya çalışarak büyümeye çalışan kapitalistler değil, çeşitli ülkelerin-ulus devlet kabuğu içinde büyümüş kapitalistleri vardı. Rekabet de, eskiden tekel konumu, ayrı nüfuz bölgeleri olan bu büyükler arasında olacaktı. Ama rekabet rekabetti, sonuçta, üretici güçleri geliştirici bir çabaydı bu da. Kapitalizm mevcut koşullara uyum sağlayarak, kendini yeniden üretme sürecinde, yeni bir işletme sistemi ve yeni bir stratejiyle yoluna devam etmeyi başarıyordu.


Peki ya sosyalist sistem, o ne yaptı, o nasıl “uyum” sağladı bu yeni koşullara? Ya da sağlayabildi mi?
Sağlayamadı! Nedeni ise çok yönlü, yani bir tane değil. Burada bunlardan en önemli iki tanesini ele almakla yetineceğiz.
Sosyalist sistem üretici güçleri geliştiremedi, çünkü bunun en büyük engeli, kendi sahip olduğu dünya görüşüydü.
Üretici güçlerin gelişmesi demek bilimin, bilgi üretme sürecinin gelişmesi demektir. Bilgiyi üreten ise son tahlilde insandır, insan beynidir. Siz tutarda, insan beynine kilit vurursanız, orda ne bilgi üretilir ne de birşey. Peki insan beynine nasıl kilit vuruldu sosyalist sistemde?
Beyin bir informasyon işleme (bilişim) makinesidir131. Ve, her bilişim makinesinin olduğu gibi, bu makinenin de (bu bilgisayarın da diyelim) bir işletme sistemi vardır. Kapitalist toplumda üretici güçlerin gelişmesini sağlayan işletme sisteminin serbest rekabetçi kapitalizm olduğunu söylemiştik. Birey söz konusu olunca da bu işletme sistemi, bireyin gelişme yolunu açan, onun kendi insiyatifini-karar verme mekanizmasını kullanarak, kendisi için, kendi varoluş koşullarını daha iyiye yöneltebilmek için özgürce çaba sarfedebilmesini sağlayan ortamdır. Yani, içinde yaşadığı toplumda, bireyin, kendisini temel alan koordinat sistemine göre özgürce düşünebilme ve özgürce hareket edebilme olanaklarının bulunmasıdır. Ama bunlar “sosyalist toplumda” bireyinin sahip olmadığı şeylerdir!
Çünkü “sosyalist toplum” farklı bir sistemdir. Ayrı bir bilişim makinesidir! Burada üretim araçlarının mülkiyeti devlete ait olduğu için, bireyin yerini devlet alıyor. Yani bu sistem, otonom agentlerden oluşan bir “multiagent sistem” değildir. Merkezi otoriteye dayanan, informasyonun yukardan aşağıya doğru tek yönlü olarak aktığı ve işlendiği basit bir sistemdir. İnformasyon merkezde işlenir (merkezi planlama ve karar mekanizmasıyla) ve sonra da hazırlanan üretim planı gerçekleştirilmesi için motor sistem olarak halka-çalışanlara verilir. Üretim sürecinin arkasında, itici güç olarak, daha iyiye, daha gelişmişe ulaşmak için, kökleri bireysel çıkara dayanan bir motivasyon mekanizması yoktur burada. Çünkü, neyin iyi, neyin gelişmiş olacağına karar veren merkezi otoriteyi oluşturan “devlet sınıfıdır”. “Toplumu” oluşturan diğer insanların daha çok üretmek, daha iyisini yapmak için özel bir nedenleri yoktur. Bireyin yerini “toplum”un aldığı söylenir burada, doğrudur; ama bu “toplum” denilen şey de kişiliksiz bırakılmış bir emir kulları ordusundan başka birşey değildir. Toplumsal kimliği temsil eden devlettir, devlet sınıfıdır. Bunu, ilkel komündeki durumla, bireyin toplumsal varlığın içinde yok olmasıyla karıştırmamak lâzım! Evet, ilkel komünde de birey değil toplumdur, toplumsal varlıktır esas olan; ama, komünde bireyin üstünde bir devlet yoktur! Özgür insanların topluluğudur burada toplum. Toplumsal varlığı temsil eden komün yönetimi sadece bu “olmayan bireylerin” yarattığı bir temsilcidir.
Üretici güçlerin gelişmesi sürecinin, özünde, bilgi üretme süreci olduğunu söyledik. Bilgi üretme süreci ise, bilimsel gelişme sürecidir. Kapitalistler, azami kâr’a ulaşmak için muhtaçtırlar bilgiye. Onların üretici güçleri geliştirmelerinin altında yatan itici güç budur. Onlar sadece azami kâr peşinde koşarlar, kendi çıkarlarıyla ilgilenirler. Bunu yaparken de, sonuçta, kaçınılmaz olarak üretici güçleri, bilimi geliştirmiş olurlar.
Sosyalist devlet için önemli olan ise, hayatın belirli bir ideolojik çerçevenin içinde yaşanılmasıdır. Üretici güçler, bilim, bütün bunlar hep bu çerçevenin içinde, yukardan aşağıya doğru tek yönlü olarak akan informasyon işleme süreci içinde değerlendirilirler. Yani, kendinden o kadar emindir ki “sosyalist devlet”, onun kendi varlığı zaten ilerlemeyi, üretici güçlerin daha ileri bir gelişme seviyesini temsil etmektedir! İşte bu mantık, bu “dünya görüşü”dür ki batırdı “sosyalist sistemi”! 1945’lere kadar İzafiyet Teorisi’ne karşı çıkan kafa yapısının altında yatan anlayış budur. Daha sonra, kuantum teorisi’ne, sibernetiğe, ve sonra da informasyon işleme teorisi’ne karşı çıkarken de dünyaya aynı pencereden bakıyorlardı! Mevcut dünya görüşüne uymadığı gerekçesiyle bilimsel gelişmenin bu kilometre taşları kabul görmemişti.
Heisenberg’in meşhur “Belirsizlik İlkesi”nin esası varoluşun izafiliğine dayanır. “Bilmek ölçmekle gerçekleşir” diyordu Heisenberg. “Ölçmek ise etkileşmektir; ama etkileşince de değiştiriyorsun”, yani “yaratıyorsun” (objektif gerçeklik haline getiriyorsun)! Bu nedenle, kuantum teorisinin dünya görüşü, bir AB sisteminde, A ve B’nin karşılıklı etkileşme-ilişki süreci içinde biribirlerini yaratarak, biribirlerine göre izafi bir şekilde gerçekleştikleri ilkesine dayanır. Bu durumda artık “objektif gerçeklik” olarak varolmak, “kendinde şey” olarak “mutlak” bir şekilde varolmak anlamına gelmez. Objektif gerçeklik, karşılıklı ilişki-etkileşme süreci içinde-esnasında yaratılan izafi bir oluşumdur. Evren, bir patates çuvalındaki patatesler gibi, herbiri bir diğerine bağlı olmaksızın “kendinde şey” olarak-“mutlak bir şekilde varolan” nesnelerden ve bunlar arasındaki ilişkilerden oluşmaz! Biribirlerine göre potansiyel gerçeklikler olarak varolan nesneler ancak karşılıklı ilişki-etkileşme sürecinde biribirlerini objektif gerçeklikler haline getirerek-yaratarak (biribirlerine göre) varolurlar. 1930’larda kuantum teorisiyle birlikte gelişmeye başlayan bu yeni dünya görüşü, daha sonra informasyon işleme teorisi’nin de esasını oluşturmuş, bilişsel bilimler bu zemin üzerinde gelişme olanağı bulmuştur. Yapay zekâ da bunun ürünüdür. Bu anlayış, her AB sisteminde [bu, ister kuantum teorisinde olduğu gibi, (ölçme nesnesi)-(ölçme aleti+gözlemci) şeklinde bir sistem olsun, isterse, informasyon işleme teorisinde olduğu gibi, çevre ve çevreden alınan informasyonu işleyen bir “agent” şeklinde], her A ve B’nin, karşılıklı etkileşme süreci içinde biribirlerini yaratarak, biribirlerine göre izafi bir varlığa sahip olabilecekleri anlayışıdır.
Sosyalist sistem tabi bütün bunların hepsini kategorik olarak reddediyordu! Reddediyordu, çünkü kendi dünya görüşüne uymuyordu bütün bunlar! Bu sistem anlayışına göre kapitalizm de son tahlilde bir AB sistemi olduğundan (burjuvazinin A ve işçi sınıfının B olduğu), bu durumda, sistemi oluşturan unsurların, yani A ve B’nin de biribirlerinin varlık şartı olması gerekiyordu. Yani, burjuvaziyi ve kapitalist sistemi yokettikten sonra kendisi halâ varolmaya devam eden bir işçi sınıfından ve sosyalist sistemden bahsedilemezdi! Böyle birşey eşyanın tabiatına aykırıydı!
“İşçi sınıfı düşüncesine” göre her şey, yani her varlık-nesne objektif-mutlak bir gerçeklikti. Varoluş problemini ele alırken, ilk çıkış noktası, hareket noktası bu tesbit olmak zorundaydı. Kapitalist toplum ve burjuvazi, objektif mutlak bir gerçeklikti. İşçi sınıfı ve sosyalist toplum da, gene aynı şekilde, özünde kapitalizmden ve burjuvaziden bağımsız objektif mutlak bir gerçekliğe denk düşüyordu. Kapitalizm kendi içinde kendi “zıttını”-“mezar kazıcısını”-işçi sınıfını yaratıyor, “kendinde şey” olan bu işçi sınıfı da daha sonra kapitalist sistemi, burjuvaziyi altederek kendi sistemini-sosyalizmi-kuruyordu. Kapitalizmden sosyalizme ge- çişin, bir durumdan başka bir duruma geçişin diyalektiği bu idi. Ve bu “diyalektik” sadece toplumda değil, doğada’da böyle işliyordu! Bu anlayışla nereye kadar gidilebilirse “sosyalist sistem”de ancak oraya kadar gidebildi!.
Bütün bunları, bu “devrim anlayışını” şöyle gösterelim:

Peki, ilkel komünal toplumdan sınıflı topluma neden geçilmişti! Ne aç vardı, ne de açıkta olan! Herşey, ne güzel hepbirlikte üretiliyor, hepbirlikte tüketiliyordu! İnsanları ne dürtmüştü ki sınıflı topluma geçilmişti! Daha çok üretmeye mi başlamışlardı, neden bu üretimi komünal yapı içinde paylaşamadılar? Olaya mekanik-metafizik olarak bakarsak bu soruların cevabı yoktur. Hepsi biryana, komünün kan-anayasası ne güne duruyordu, bu geçişe o nasıl müsade etmişti!


Ya “sosyalist sistemde”, orada da ne işsizlik vardı ne birşey, sağlık, ulaşım bedavaydı, herkes güven içindeydi, ne zengin vardı ne de fakir; niye vardı o zaman o “duvarlar” ve niye yıktı o zaman insanlar kendi elleriyle o duvarları? Bütün bunlar hep “emperyalizmin oyunu”muydu? Hadi canım sende!!

Bu konuyu daha önce yeteri kadar inceledik. Burada altını çizmemiz gereken nokta şu: Sınıflı topluma geçiş, üretici güçlerin gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olmuştur. Bireyi ve özel mülkiyeti ortaya çıkaran da bu süreçtir. Bu sürecin sonunda tekrar sınıfsız topluma geçilebilmesi için, üretici güçlerin ve bireyin daha da gelişmesinden başka bir yol yoktur. İnkârın inkârı olayının özü budur. Bireyi yok varsayarak devlet gücüyle sınıfsız topluma geçilmez!..

Sonuç olarak, ikiye bölünmüş dünya’da, kapitalist sistem içinde üretici güçler gelişirken, „sosyalist sistemin“ bu dinamiği yaratamaması, aradaki duvarlara rağmen insanları etkiledi. İnformasyon İşleme (bilişim) Bilimindeki, informasyon işleme teknolojisindeki olağanüstü gelişmelere paralel olarak „duvarlar“ fonksiyonunu yitirdi! Ve sosyalist sistem, tam „sınıfsız topluma geçiyoruz“ derken, içerden kendi insanlarının eliyle çökertildi!

Yirmibeş yıldır Almanya’da yaşıyorum. „Büyük dönüşümle“ birlikte 90’lı yıllardan itibaren eski sosyalist sistemden Batı’ya gelen çok insanla konuştum. Bulunduğum yer bu açıdan tam bir mozaik. Ve onlara hep şu soruyu sordum (halâ bugün bile bazan soruyorum): „Şimdi, aradan bunca zaman geçti, cevap verin bana, hangisi daha iyi“! „Burada işsizsiniz çoğunuz, çalışıyorsanız bile, bununla ancak geçiminizi sağlayabiliyorsunuz, daha önce ise ne işsizlik derdi vardı ne birşey. Sağlık sistemi bedavaydı, toplu taşımacılık bedavaydı, ev kirası derdi yoktu. Kısacası herşeyiniz güvence altındaydı. Ne dürttü ki sizi bu sistemi devirdiniz! Mümkün olsa şimdi tekrar eski sisteme döner miydiniz“? İnanın, bu soruya bir tek kişi bile „evet dönerdim, hata etmişiz“ diye cevap vermedi! Evet diyorlar, yaşama koşulları eskiden-sosyalist sistemde daha iyiydi, burdaki sorunların hiçbiri yoktu..! Peki diyorum, neydi o zaman sizi harekete geçiren! Çoğu susuyor, çünkü cevabını bilmiyorlar! Müthiş bir diyalektik! „Bilmiyorlar“, çünkü Türkçe’de nefs, benlik, İngilizce’de „self“, Almanca’da „selbst“ adı verilen insanın varoluşunun bilinçdışı temsilcisi instanz’ın „özgürlük“ mücadelesidir bu. Sınıflı toplumun ürünü olan bireyin varoluş kavgasıdır. Birey, ancak gelişmesinin bir üst aşamasındadır ki „kendini bilerek“, yani kendi „varlığını“ inkâr ederek „kendi gerçekliğinin bilincine varacaktır“. Zor’la, (bu zor, onlar adına, „onlar için“ bir zor da olsa) bireyi yok edemezsiniz. Birey ancak kendi varlığında yok olabilir. Birey, bu şekilde kendi varlığında yok olmadan da sınıfsız topluma geçilemez!..




Dostları ilə paylaş:

©2018 Учебные документы
Рады что Вы стали частью нашего образовательного сообщества.
?


rmett-ostanaj-oblisini.html

rmett-rptester-i-.html

rmett-saratovka-auildi-2.html

rmett-serk-nimetli-rmett.html

rmett-stazdar.html